GenelKıbrısManşet
Betül Arslan Akkuş, Bilbay Eminoğlu’nun ardından yazdı…
TV-Radyo Program Yapımcısı ve Sunucusu Betül Arslan Akkuş, Bilbay Eminoğlu'nun ardından kaleme aldığı yazıda, toplumun insanlara gerçek değeri çoğu zaman ancak onları kaybettikten sonra vermesini eleştirdi. Eminoğlu'nun samimiyetini, mahalle kültüründen gelen izlerini ve mesleki duruşunu hatırlatan Akkuş, "İnsanları öldüklerinde değil, yaşarken sevmeyi öğrenelim" çağrısında bulundu.

Gün boyunca Bilbay hakkında yazılanları okudum.
Kimi yazılar vardı, insanın içini burkan…Kimi satırlar vardı, yılların dostluğunu, mahalle arkadaşlığını, birlikte yaşanmış bir ömrün izlerini taşıyordu.
Bir gazeteci dostu, onunla aynı masayı paylaştığı günleri anlattı.Bir başkası, çocukluk yıllarından söz etti.Eski Lefkoşa’nın dar sokaklarında koşan sarı saçlı bir çocuğu hatırladı. İşte onlar samimiydi.
Çünkü anı vardı.Çünkü hayat vardı.Çünkü gerçekten tanınmış bir insanın ardından yazılmış cümlelerdi.
Ama gün boyunca okuduklarımın arasında beni rahatsız eden başka bir şey de vardı.
Bilbay, sanki öldükten sonra değerli olmuştu.
Hayattayken onu alkışlamayanlar…Başarılarından söz etmeyenler…Bir programına davet etmeyenler…
Bir paylaşımında yanında görünmeyenler…Bugün peş peşe methiyeler düzüyor. Bu sadece Bilbay’a özgü bir durum da değil.Bizim küçük adamızın kronik hastalığıdır bu. Yaşayanı görmeyiz.Öleni överiz.Hayattayken selam vermeye tenezzül etmediğimiz insanları, öldüklerinde göklere çıkarırız.
Sanki ölüm, insanın CV’sine eklenen son ve en güçlü referans mektubudur.
Oysa gerçek değer, mezar başında söylenen sözlerde değil; insan hayattayken gösterilen vefadadır.
Cemal Süreya’nın o unutulmaz sözü gelir aklıma:
“Ölüyoruz demek ki yaşanılacak.”
Biz ise çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz.İnsanlar ölünce konuşuyor, yaşarken susuyoruz. Nietzsche, “Bazı insanlar öldükten sonra doğar” der. Ne acıdır ki bizde bazı insanlar öldükten sonra sevilmeye başlanıyor.
Oysa Bilbay’ın ihtiyaç duyduğu şey bugün yazılan yüzlerce paylaşım değildi. Ya neydi?
Hayattayken omzuna konulan bir eldi.Bir tebrikti.Bir takdirdi.Bir davetti.Bir dostluk cümlesiydi.Bugün timsah gözyaşları dökenlerin önemli bir kısmı, dün onu görmezden geliyordu.
Bunu söylemek ayıp değil. Ayıp olan, bunun aksini iddia etmektir.
Bilbay Eminoğlu magazin dünyasının paparazzisiydi.İşini seviyordu.Kendi tarzı vardı.Cesurdu.Girişimciydi.Kimi zaman eleştirildi, kimi zaman alkışlandı ama hiçbir zaman silik bir hayat yaşamadı.
Karababa Sokağı onu unutmayacak.
Tantini Hamamı’nın çevresindeki eski dostları unutmayacak.
Yenicami Mahallesi unutmayacak.
Eski Lefkoşa’nın taş sokakları unutmayacak.
Çünkü bazı insanlar gazetelerdeki manşetlerden önce mahallelerin hafızasında yaşar.
Bilbay onlardan biriydi.
Martin Heidegger, insanın ölümlülüğünü fark ettiğinde daha sahici yaşayabileceğini söyler.
Belki Bilbay’ın ardından çıkarılması gereken ders de budur. Birilerini kaybettikten sonra değer vermeyi bırakıp, onları yaşarken onurlandırmayı öğrenmek…
Bir dostu aramak için cenazesini beklememek…
Bir sanatçıyı, gazeteciyi, yazarı, emekçiyi ancak öldüğünde hatırlamamak…
Çünkü ölüm, sevgiyi göstermenin en geç zamanıdır.
Ve biliyor musunuz?
Sorun Bilbay’ın aramızdan ayrılması değil sadece.
Sorun, onun ardından yazılan yüzlerce güzel cümlenin önemli bir bölümünün, yaşarken hiç söylenmemiş olmasıdır.
İşte insanın canını yakan da budur.
Bilbay’ın yüzündeki o çocuk tebessümü, eski Lefkoşa’nın sokaklarında yaşamaya devam edecek. Ama umarım onun ardından geriye kalan en büyük ders şu olur:
İnsanları öldüklerinde değil, yaşarken sevmeyi öğrenelim.
Huzurla dinlen arkadaşım Bilbay Eminoğlu 





































