EğitimKıbrısManşetYaşam

Okul nasıl bir yer / olmalı?

Biz eğitimciler bu süreçte, bir yandan gündelik görevlerimizi sürdürmeye çalışırken bir yandan da bu krizlerin içinden ne tür fırsatlar yaratılabileceği üzerine düşünmekteyiz/düşünmeliyiz. Aslında krizler içinde fırsatları gizler. Düşünmenin de ötesinde eyleme geçme zamanı

 

Dünyamız iki yılı aşkın, biz ise yaklaşık iki yıldır, salgın ile birlikte yaşıyoruz. Bir yıl önce kapanmanın etkileri, izolasyonlar, akut gelişen stresin etkileri, altı ay önce okula dönüş hazırlıkları, yeniden uyum gibi konu ve çalışmalar gündemimiz iken, şimdilerde uzamış salgının etkileri üzerine yoğunlaşmış durumdayız. Biz eğitimciler bu süreçte, bir yandan gündelik görevlerimizi sürdürmeye çalışırken bir yandan da bu krizlerin içinden ne tür fırsatlar yaratılabileceği üzerine düşünmekteyiz/düşünmeliyiz. Aslında krizler içinde fırsatları gizler. Düşünmenin de ötesinde eyleme geçme zamanı.

Eğitimin kanunları yeniden yazılabilir mi? Neden olmasın? Yazılmalı mı? Bana göre evet! Nasıl bir okul? Okul nasıl bir yer  olmalı? Eğitimin çıktısı ne olmalı? Eğitim ne için, neye hizmet ediyor? Bu soruların yanıtlarını tartışırken, okulun nasıl bir yer olması gerektiği de zihnimizde şekilleniyor aslında. Geçtiğimiz yıl Fransa, sürdürülebilir  eğitim yasasını hayata geçirdi. Sürdürülebilirlik son yıllarda her yönüyle çeşitli alanlarda gündemde olan bir konu. Sürdürülebilir çevre, iklim, yaşam, kalite, yönetim, sürdürülebilir eğitim. Bu bir anlayış, aynı zamanda. Bir felsefe. Sürdürülebilirlik, üretimle yakından ilişkili bir kavram. Eğitim de, üretime dayalı olmalı.

Çocuğun içinde olduğu, katıldığı, gönüllü olduğu, saygı gördüğü bir deneyim alanı olmalı. Olmalı, çünkü ancak çocuğun gelişimsel gereksinimlerine karşılık verebilirse istenilen yararı sağlayabilir. Çocuklar deneyimleyerek öğrenirler. Deneyime en güzel karşılık oyun. Oyun çocuk için paha biçilemez bir öğrenme laboratuvarıdır. En doğal, en keyifli, en işlevsel, ve de  en mahrum bırakılan aynı zamanda. Meraklı okurlara, Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk kitabını kuvvetle tavsiye ederim. İçinden geçmekte olduğumuz süreçte, çocukların deneyimsel öğrenme yaşantıları kısıtlandı, kısıtlanmaya da devam ediyor.  Bunların başında ekran maruziyetinin artması sebebiyle gelişen hareketsizlik, çocukları kas öğrenmesinden yoksun bırakıyor.

Eğitim, ben yalnızca okulla sınırlı kalmamasını savunduğum için, yazımın başlığı “okul” olmasına karşın, yine de eğitim diyeceğim, çünkü evle, okulla, duvarla, sınıfla, sınırlanamayacak kadar özgür bir alan eğitim; en genel anlamıyla, bilgi, yaşamsal beceri, donanım, görgü kazanma üzerine inşa edilmeli. Fakat, alanımızdaki güncel bilimsel veriler, son iki yılda, bazı uyarı sinyalleri hatta çanları çalıyor, duymamız, kulak vermemiz gereken. Boston Üniversitesi’nden, Peter Gray’in aktardığına göre, ABD’deki 8-13 yaş arası çocukları olan ailelerde yapılan geniş çaplı araştırmanın sonuçları, salgının ilk aylarında, okuldan uzak kaldıkları dönemde, çocukların pandemi öncesine göre daha az stresli olduklarını, çocuklar ve

ebeveynler arasındaki çatışmaların azaldığını ve çocukların daha önce göstermedikleri kadar çok inisiyatif almaya başladığını ortaya koydu.  İngiltere’de yapılan çalışmada da benzer sonuçlar elde edildi. Covid salgını sonrası çocukların zihinsel sağlığının öncesine göre daha iyi olduğu ve  Amerika Birleşik Devletleri’nde evde eğitimde keskin bir artış olduğu gözlendi.

Diğer yandan, dünya genelinde çocuklar üzerindeki diğer etkileri ortaya koyan farklı çalışmalar da, obezite, gözde kırma kusurları, çocukluk çağı diabet vb. metabolik hastalıklarda artış gibi sorunları da gözler önüne sermekte. Bugünlerde konuştuğum bazı öğretmenlerin sınıflarında, çocuklarda dikkat süresinin kısaldığı, odaklanma sorunları, vurma, küfür etme, saldırgan davranışlar gösterme gibi bilişsel, davranışsal, duygusal sorunlar bildirdiğini deneyimliyoruz. Hatta disiplin suçlarında artışlar bildirilmekte. Kendim de benzer gözlemleri kendi sınıflarımda deneyimliyorum ama burada odağımı daha küçük yaşlardaki çocuklarla sınırlı tutmayı tercih ediyorum, çünkü değerlendirmeler yaşla ve gelişim özellikleri ile orantılı olmalı.

Peki o halde okulları, aktaran değil, merak uyandıran, doğayla etkileşimin daha sistematik ve yoğun olduğu, hareketin, katılımın, demokrasinin, seyreltilmiş müfredatın, empoze edilen  değil, öz-yönetimli bireylerin yetişmesine fırsatların sunulduğu yerler olarak yeniden inşa etmenin zamanı gelmedi mi? Geç bile kaldık dediğinizi duyar gibiyim. Çok değerli meslek büyüğüm, Prof.Dr.Soner Yıldırım hocam, bir eğitim konuşmasında, öğretmenlere şöyle seslenmişti. Bu mesaj beni çok etkiledi. Bu mesajla bitirmek istiyorum. “Değerli öğretmenim, çocuğun erişebildiği şey sensin, kablonun ucunda sen varsın”. Hiçbir teknoloji sınıfta öğretmenin yerini alamaz.

Diğer Haberler